Tecrit | Erman Arslan
Erman Arslan'nın yeni hikayeleri artık Tecrit Edebiyat'ta
Türk Edebiyatı,Hikaye,Öykü,Deneme,Modern Edebiyat,Yer altı Edebiyatı,Erman Arslan
10515
post-template-default,single,single-post,postid-10515,single-format-standard,edgt-core-1.2,ajax_fade,page_not_loaded,,hudson-ver-3.1, vertical_menu_with_scroll,smooth_scroll,blog_installed,wpb-js-composer js-comp-ver-6.0.5,vc_responsive

BENİM ADIM UMUT

Merhaba benim adım Umut. Benim hikayem, ismimin kelime karşılığıdır.

 

Yaşam; Her şeye rağmen yaşamaktır ya da bilinmezliği beklemektir, kim bilir belki de umut etmekten başka senin elinde olmayan bir geçiştir …

 

Bugün 16 Ağustos Cuma.

 

Penceremden manzarayı seyrediyorum. Bu manzaraya aşığım, karşıya bakıyorum uçsuz bucaksız alabildiğine deniz, aşağıya bakıyorum Moda sahili. Sahil her zamanki gibi cıvıl cıvıl, rengarenk. Sandalyesinde oturup sohbet edenler mi dersin, kitabını almış okuyanlar mı dersin, enstrümanları ile müzik yapan ve onlara eşlik edenler mi dersin, etkileyici bir görüntü. Harika bir gün batımı olacak belli ki bu akşam ama ben olmayacağım. Manzaranın büyüsüne öyle kapılmışım ki aklıma geldi birden,
“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?”, demiş M. Akif ERSOY. Ne de güzel söylemiş değil mi?
Neyse çok bekleme yaptım, bir an önce evden çıkmalıyım. Valizim hazır, elektrik ve sular kapalı, çiçekleri suladım, cüzdan yanımda, enstrümanım valizin yanında, N. HİKMET RAN ve R. NURİ GÜNTEKİN çantamda. Okey tamamdır, unuttuğum bir şey yok. Heh taksi de geldi. Dedim ya bu akşam yokum, çünkü yolculuğum var, Cundaya gidiyorum. Devamını otobüste anlatırım …

 

Merhaba benim adım Umut. Ailem, ben 5 yaşında iken trafik kazasında vefat etti. Kusurlu olan taraf sarhoşmuş ancak anlamadığımız bir şekilde fazla yatmadan içeriden çıktı. Taktir-i ilahi sonra o da trafik kazasında vefat etti.

 

Beni Saffet dedem ve Sofia (genelde Safiye derler) nenem büyüttü. Onlardan Allah razı olsun, mekanları cennet olsun 1 er sene ara ile önce nenem daha sonra da dedem vefat etti. Dedem ve nenem çok severlermiş birbirlerini, hatta derler ki şu an aşıklar tepesi denen yerin ismi dedem ile nenemin buluşmalarından dolayı koyulmuş. Nenemin ailesi Yunan kökenli olduğundan dedem ile evlendirmek istememişler ilk baştan. Günlerden bir gün dedem denizde boğulan bir kadını kurtarmış, bu kadın da nenemin annesiymiş, işte o olaydan sonra razı gelmişler ve evlenmelerine izin vermişler. Dedemlerin annemden hariç çocukları olmamış, bu yüzden beni ayrı sevdiler. Beni çocukları gibi görüp, büyüttüler. 2 sene önce nenem vefat edince, dedem artık nenemin yokluğuna ağlaya ağlaya ömrümü bitirdi. Kalbi daha fazla dayanamadı, gitti sevdasının peşinden.

 

Dedem hep “Okyanus oğlum, senin büyüyüp önce avukat olduğunu, sonra da Allah nasip ederse düğününü göreceğiz” der dururdu. Avukat olduğumu gördü ama düğün olmadığı için göremedi. Anlayacağınız bekarım hatta kız arkadaşım bile yok, aşka küsenlerdenim. İşte ben de dedemlerin Cunda’daki evine gidiyorum. Agios Yannis Kilisesinin aşağısındaki 2 katlı taş duvarlı, dedemin dedesinden kalma eve gidiyorum. Dedem bana bu evin Rumlardan kaldığını söylerdi. Dedem vefatından önce bu evi bana vasiyet vermiş, cenazesinden sonra Avukat Dimitri amca geldi söyledi. Dimitri amca nenemin akrabası olur, onun da bende emeği vardır, avukatlık mesleğini o aşıladı ve sevdirdi bana. Hatırlıyorum bazen Dimitri amcanın ofisinde dedem, ben, Dimitri amca ve Avukat Selim abi dava oyunu oynardık. Dimitri amca Hâkim, dedem mağdur, ben dedemin avukatı ve Selim abi de insan kaçakçısı olurdu. Hep Selim abi kaybediyordu oyunu ve hapse giriyordu.

 

Selim abi: Aslında insanlar – “özgürlüklerine kavuşmak, yaşadıkları ülke yöneticilerinden daha fazla ekonomik ve psikolojik baskı görmemek, iç savaş korkusu ile canlarından olacaklarını ön gördükleri ve mutlu olacaklarına inandıkları için” kaçtıklarını söylese de yine de Selim abi kaybederdi oyunu. Dedem ise o kadar yufka yürekli ve temiz insandı ki oyunda Selim abi kaybedince, “İtiraz ediyorum Hâkim bey ceza ağır oldu, sonuçta ben para verdim ve ben talep ettim” deyip Selim abiyi kurtarmaya çalışırdı. Ah canım dedem, bana “Okyanus Oğlum” derdi. Çok özledim seni dedem, geliyorum tavlayı hazırla…

 

Bugün 17 Ağustos Cumartesi.

Merhaba benim adım Umut. Kitap okuyarak hayal kurmayı, tiyatroya gitmeyi, gittiğim oyunlarda sahneye çıkma fırsatı olursa değerlendirmeyi, enstrüman çalmayı ve seyahat etmeyi çok seviyorum.
Bu seyahatim ise her kaldırım taşında adımlarımın olduğu, her sokağında bir anımın yaşadığı, dedem ve neneme ev sahipliği yapmış, denizinin maviliğinde gözlerimi gördüğüm, butik sokaklarında huzur bulduğum, güzel esnafları ile sohbetlerimi duyduğum, meyveli şarabına, sakızlı Türk kahvesine, dondurmasına ve hafızama kazınmış tarihi dokusuna hasret kaldığım Cunda’ya…

 

Yolculuğum bitti, Lykos geldi Ayvalık otogarından beni aldı. Bileti almadan önce beni uyarmıştı,
“Ayvalık otogarına al biletini biraz işimiz var” demişti. Hayta Lykos ne işi olabilir, yaz geldi ya kesin yine gönlünü bir esmere kaptırmıştır, onunla tanıştıracaktır. Lykos bu her yaz en az 2 esmere gönlünü kaptırıyor. Arkadaşım diye demiyorum, 10 kız görse 8 tanesi Lykos ile birlikte olmak ister, yakışıklıdır arkadaşım. Lykos, Dimitri amcanın oğludur. Lykos; Antik Yunan Mahkemelerinde obje olan bir kurt heykelinin ismidir. Adalet miti olarak bilinir. Dimitri amca da Avukat olduğundan oğlunun da önemli bir avukat veya adaletli bir insan olmasını istemiştir. Lykos avukat olmadı ama gerçekten adaletli bir insan oldu. Lykos’un yaşadığı yerde kimse birbirine haksızlık etmez, hayvanlara yardım eder, küfürlü konuşmaz, hak yemez, yoksula zulmedilmez, muhtaca yardım eli uzatılır. Çözülmeyen ticaret alışverişlerinde Lykos adaleti sağlar ve hakkı korur. Kimileri Yunan kökenli diye güvenmese de genelde Lykos’u tanıyanlar adaletine güvenir ve bu durumu kabul eder. Tahmin ettiğim gibi yine bir kız ile tanıştırdı beni, Lykos’un asıl amacı beni diğer kızla tanıştırmakmış. Hiç bıkmıyor da, illa başımı bağlayacak… İşimiz bitti, Cunda’ya doğru yola koyulduk.

 

Ve işte Türkiye’nin ilk boğaz köprüsünden geçiyoruz. Cunda adası veya Ali Bey Adası da deniliyor.
Burası adını: Kurtuluş Savaşı sırasında padişahın “Yunanlılara teslim olun” emrine uymayarak silahlı mücadeleye başlayan ilk birliğin kumandanı Yarbay Ali Çetinkaya’dan alıyor diye bilinmektedir.
Yine kötü oldum, mutluyum ama ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Canım nenem, canım dedem…

 

Merhaba benim adım Umut. 26 yaşındayım. 25 yaşına kadar dedemden kalma bu evde yaşadım ben. Dedem de vefat ettikten sonra, bu evde kalamayacağımı anladım ve Dimitri amcanın da desteğiyle İstanbul Kadıköy’de bir ofis açtım. Denizden kopamayacağımı bildiğim için Moda’da ünlü kahvecinin üst katında bir ev tuttum. Her ne kadar oradaki hayatım güzel olsa da Cunda’yı çok özlüyorum.

 

Şu an dedemin ve yaşamımın geçtiği evin önündeyim, bakın nenem sanki kapının eşiğindeki sedirde komşuları ile sohbet ediyor. Nenem bir şeyler anlatıyor ve komşuları da dinliyor. İşte canım dedem, aslan dedem çıkıyor evden, nasıl da yakışıklı, yine jilet gibi giyinmiş, belli ki camiye gidecek.
Dedem bana, “Okyanus oğlum Allah’ın huzuruna en temiz kıyafetlerinle çıkmalısın, sevabı büyük” derdi.
Sanki hiç ölmemişler gibi. Yanaklarıma süzülen yaşlar kendime gelmemi sağladı. Bir müddet evin önünde bekleyip, geçmişi hatırladıktan sonra kapının kilidini açıp, ardına kadar itekledim. Ve o an havasızlık çarptı yüzüme, ah nenem sen olsaydın böylemi olurdu? “Bu binalar denizin havasını içine çekmezlerse, oksijensiz kalır ölürler” derdin ve hep camları açık tutardın. Şimdi nenemin sözlerini yerine getirme vakti. Lykos ile tüm camları açtık, eşyaların üzerinde serili olan örtüleri kaldırdık. Gözüm duvardaki fotoğrafa çarptı, mezuniyet törenimde ben kep atarken, dedem de kendi kasketini atmış, nenem de kendi inancına göre dua ediyordu. Çok güzel bir fotoğraf, bunu alıp İstanbul’a götüreceğim.
Ben ve tüm tanıyanlar dedem ile nenemi çok taktir etmiştir. Birbirlerinin inancına hep saygı duymuşlar ve hiç karşı çıkmamışlar. Dedem Kur’an-ı Kerim okurken, nenem kafası karışmasın, güzelce okusun da kabul olsun diye, tüm camları kapatır, başka odaya geçer sessizce otururdu. Nenem ise dua edeceği günler, dedem nenem duaya başlamadan önce dışarı çıkıp gelir, neneme mum getirir ve duaların kabul olsun derdi. Çok severlerdi birbirlerini. Bir gün dedem “Okyanus oğlum sevgi, saygı duymak ile başlar” demişti. Yine gözlerim doldu. O kadar dalmışım ki fotoğrafa, Lykos’un seslendiğini duymamışım, kafama bir şamar attı. Şamarın acısıyla ben kendime gelinceye kadar başladı kaçmaya, koskoca adamlarız başladık odadan odaya koşuşturmaya. Hayta herif çocukken de böyleydi. Ya bir eşyamı alır kaçar ya da kafama vurur kaçardı. Ben de yakalayamazsam, Helena teyzeye şikayet ederdim Lykos’u.
Helena teyze Lykos’un annesidir. Yardım sever, kültürlü ve aşk kadınıdır. Şair olarak tanınır buralarda. Hatta söylentiye göre Dimitri amca Helena teyzeyi baştan çıkartmak için çok kez şiir yazma teşebbüsünde bulunmuş. Bulunmuş bulunmasına da hiç de başarılı olamamış. En sonunda çareyi Cunda’nın emekli öğretmeninden yardım isteyip, şiir yazdırmakta bulmuş. Öğretmenin yazdığı şiiri okuyan Helena teyze önce çok şaşırmış, öylece heykel gibi kımıltısız ve sessiz kalmış, biraz da gözleri dolmuş, birkaç damla göz yaşı dökmüş. Sonra çabalarından dolayı Dimitri amca ile buluşmaya kadar vermiş. Helena teyzenin şaşırmasının nedenini merak ediyorsunuz değil mi? Çünkü o şiir Helena teyzenin okulundaki, Helena teyzenin şiiri sevmesini sağlayan öğretmeninin sonradan eşi olacak kadına yazdığı şiirmiş. Böylelikle aynı şiir ikinci evliliğe vesile olmuş…

 

Merhaba benim adım Umut. Gözlerim cam mavisi olduğundan dedem bana hep “Okyanus Oğlum” derdi. O gün bugündür, Cunda’da bana Okyanus derler.

 

Lykos eve gitti. Akşam için yemeklik alacakmış, Dimitri amca beni yemeğe çağırdı. Akşam bana özel Yunan usulü Karides Saganaki, Souvlaki Kalamaki (Tavuk Şiş gibi), Horiatiki (Girit Salatası), Tzatziki (cacık), Feta Me Meli (Tatlı) yapacakmış, sakın hiçbir şey yeme dedi. Ben de evde fazla duramadım, daha ilk saatlerde ağlamaktan gözlerim şişmeye başlamasın diye kendimi dışarı attım. Evden çıkmadan, geçmiş günlerde dedem ve neneme söylediğim şu cümleyi kurdum; “Σε αγαπώ” “Se agapó” “Sizi Seviyorum” …

 

Şöyle bir dolaşayım dedim, bir sene içerisinde değişen tek şey insanlar. Esnaflar değişmiş, mağazalarda çalışanların çoğunu tanımıyorum neredeyse. Yolda Hasan Efendi amca görmüş beni, arkamdan Okyanus diye seslendiğini duydum ve geri dönüp, yanına gittim, elini öptüm. O da alnımdan öptü canım okyanus oğlum, dedi. Gözleri doldu. Neden dolduğunu anladım. Canım dedemi hatırladı, belli ki hiç unutmamış… Hasan Efendi amca dedemden küçüktü ama dedem ile çok iyi arkadaşlardı. Taş kahvede bir gün dedem ile Hasan Efendi amca tavla oynarken dedem, “Bana bak Hasan Efendi, bana bir şey olursa Okyanus sana emanet” dedi. İkimiz de galiba o günleri hatırladık ve duygulandık. Çabuk toparladı kendini ve “Gel hadi kendi ellerim ile en sevdiğin kahveyi yapayım” dedi. Taş kahveye gittik. Hasan Efendi amca Taş Kahvenin çok eski garsonlarından, emekli olmuş oradan. Cunda’da herkes sever kendisini. Eli de lezzetlidir. Kahvesini bir içen ikinciyi ister. Emekli olmasına rağmen özel durumlarda kahve ocağının başına geçer, yapar kahvesini, kimse bir şey demez. Aslında adı sadece Hasandır. Hasan amcanın bıyıkları, Osmanlı adamlarının bıyıkları gibi uzunmuş, gençlik fotoğraflarını göstermişti ben çocukken. Osmanlıda bu tarz uzun bıyıklı adamlara da Efendi dendiği için bende Hasan Efendi amca koydum adını. O gün bugün adını söyleyen herkes Hasan Efendi der. Bana da sakızlı kahve yaptı getirdi. Karşılıklı oturduk ve “Hadi içsene, bak bakalım hala çocukluğundaki tat mı” dedi. İlk yudumu aldım ve hala aynı tattı. Sevindi, mutlu oldu. “Eee emekli olduk diye elimizin lezzeti gitmedi ya” dedi. “Hasan Efendi amca aklıma geldi, benim sakızlı kahve hikayemi anlatsana” dedim. “Kaç defa anlatacağım oğlum” dedi. “Olsun sen anlat, hoşuma gidiyor” dedim. “İyi madem anlatayım “dedi. “Bir gün deden ile tavla atıyoruz, sen koşa koşa geldin, daha çocuksun elinde dondurma her yerine de bulaştırmışsın, hem yiyorsun hem de nenem beni öldürecek diyorsun. Neyse deden sakızlı kahve istedi, sen bunu duyunca “bende istiyorum” dedin. Dedene baktım yap işareti verdi. 2 tane yaptım getirdim. Sen ilk yudumu içtikten sonra “çok güzel, sakızlı bu kahve” dedin ve sonra tekrar içtikten sonra parmağın ile kahvenin dibini karıştırmaya başladın, biz de deden ile seni izliyorduk ne yapıyor diye. Sanki kahvenin içinde bir şey arıyormuş gibiydin. Tabi merakımız fazla sürmedi. Sen kaşlarını taşarak ve sinirlenmiş bir ses tonuyla “hani bu kahvenin içinde sakız yok” dedin. Bizde deden ile başladık gülmeye. Sen iyice sinirlendin ama sonra kahvenin tadının öyle olduğunu öğrenince, “bu bir mucize ben büyüyünce de bundan içeceğim”” dedin. Bu hikayeye Hasan Efendi amca ile gülüştükten sonra bir an göz göze geldik ve şu cümleyi kurdum “Dedemin kasketi sana çok yakışıyor Hasan Efendi amca” …

 

Bugün 18 Ağustos Pazar

 

Merhaba benim adım Umut. Din, dil, ırk ve ten ayrımı yapmamayı dedem ve nenemden öğrendim. Ben işimi ve hayatımı bu ahlaki temeller üzerine kurdum. Evet belki yalnızım bu ülkede ancak biliyorum ki temellerin kişiliğini, kişiliğin ise düzgün insan olmayı sağlar. Hem “İnsandan doğan, insan olurlar” dememiş mi? üstat Neşet ERTAŞ. O yüzden insan doğdu isek, insan gibi yaşamayı da bilmeliyiz.
Dün akşam Dimitri amcalarda da bu konu açıldı. Aynı ülkede farklı kökenlerin neden yaşayamadıkları tartışıldı ancak yine çıkmaz sonuçlar ile kapandı konu. Enfes yemekler yedik. Dimitri amca dedem ile olan maceralarını anlattı kâh güldük kâh hüzünlendik, Helana teyze şiirlerinden okuyarak bizleri etkiledi. Lykos ise yine haytalık yaptı güldük eğlendik. Sonra evlilik konuları açıldı ancak ben evlilikten korktuğum için bunu uygun dille anlattım ve sonra izin isteyip kalktım.

 

Eve geldim, divana uzandım, duvardaki fotoğrafı öpüp bağrıma bastım ve sanki nenemin dizlerine başımı koymuşum gibi yastığa koydum başımı. Daha birkaç dakika ya geçti ya geçmedi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Sonra dedem ile nenemi rüyamda görme duası ile uykuya daldım…

 

Güneş ışığı müthiş vuruyor odaya, camları açtım. Hazırlanıp evden çıktım ve Feride Abla’nın kahvaltı hanesine gittim. Beni görünce gözleri ışıldadı Feride Ablanın “Okyanus, hoş geldin oğlum” dedi.
Nefis bir serpme kahvaltı hazırladı bana ve benim en çok sevdiğim Macaron çayından getirdi. 2 saat boyunca hem sohbet ettik hem yedik, içtik… Nenemden açıldı konu. Nenemin ailesi Cunda’nın zenginlerindenmiş. Feride Abla’nın annesi anlatırmış, nenemin ailesi Yunanlı olmasına rağmen kim sokakta yatar, kim muhtaç herkese yardım edermiş. Nenem ise kültürlü kadınmış, birkaç lisan bilirmiş. Cunda’daki kadınlara lisan öğretmeye çalışırmış. Enstrümantal müziği çok severmiş. Ayrıca şarkılar türküler, ağıtlarda söylermiş. Hatta nenemin şarkı söylediğini duyanlar âşık olurmuş, derdi olan derdini unutur, işi olan işini bırakırmış. Günlerden bir gün nenem aşıklar tepesinde arkadaşları ile gezerken bir ud sesi duymuş. Arkası dönük geniş omuzlu, kasketli bir adam, Cunda’yı seyredip ud çalarmış. Nenem de o çalınan şarkıyı bildiğinden o eşsiz sesiyle dedeme eşlik etmeye başlamış, tabi dedem şaşırmış ancak nenem devam edince başlamışlar çalıp söylemeye. Tabi bilemezler ama ilk söylenilen bu şarkı bir ömür süren mutlu evliliğin ilk adımları olmuş. Daha sonra gizli gizli buluşup birisi çalar diğeri söylermiş. Aşkları bu şekilde başlamış ve sonsuza kadar sürmüş… Feride abla dükkân sahibi ile bir husumet yaşamış, halletmem için benden yardım istedi. Ben de Dimitri amcaya söylerim o daha çabuk halleder dedim. Ve kalktım oradan, elini öptüm ve tam gidecekken Feride Ablaya, “Annene Kur-an okurken benim neneme ve aileme de niyetlen abla” dedim…

 

Ben geldim diye akşam için arkadaşlar plan yapmış. Ben de akşam olana kadar gezeyim istedim, eve gitmek gelmedi içimden. Ancak öncelikli bir işim vardı, onu halletmeliydim. Çiçekçi Melahat Abla’dan çiçekleri aldıktan sonra, bakkal Rüstem Amca’dan da taşıyabileceğim ağırlıkta su aldım. Caminin şadırvanında abdestimi de aldıktan sonra ailemin ve dedem ile nenemin mezarlarını ziyarete gittim. Her birine ayrı ayrı dualar ettim. Mezarların üstündeki pislikleri temizledikten sonra çiçekleri koyup, sularını döktüm. Nenemin mezarının başına geldiğimde aklıma hastanede söylediği o cümleler geldi, “”αγαπητός” “agapitós” “sevgili” ben öldüğümde beni Yunan mezarlığına değil kızımın yanına defnedin, sonra sen de benim yanıma gel, beni yalnız bırakma oralarda. Kızımız, sen ve ben yine mutlu bir aile olalım” demişti. Çok mutlu olun nenem…

 

Mezarlık beni çok kötü etkilemişti. Bir an önce bir nebze rahatlamam, huzur bulmam gerekliydi. Enstrümanım yanımda olduğu için mutluydum ve aşıklar tepesine gittim. Çıkarttım klarnetimi başladım üflemeye, ben üfledikçe nefesim açıldı, nefesim açıldıkça yüreğimi yanmaya başladı. O an o geldi aklıma. Acaba bu sene de mi gelmedi?

 

Merhaba benim adım Umut. Benim hikayem adımın karşılığıdır demiştim. İnsan bir kere sever ama bunu onu kaybettiğinde anlarsın. Öyle sevmişsindir ki zamanın her salisesinde onu hatırlarsın. Ya ona kızarsın ya kendine ama hep onu beklersin. Gelmeyeceği gerçeğini bile bile inadına umutla gelecek diye beklersin. Hayatına aldığın hiç birisi bir o etmeyecek bilirsin, onun gibi yüreğini eritecek bir şekilde gülmeyecek bilirsin, onun gibi aşk ile bakmayacak bilirsin ve onun gibi canını acıtmayacak bilirsin…

 

Arkadaşlarım ile buluşacağım mekâna girmeden önce ciğerlerime oksijen ve deniz havası doldurmak istedim. Çünkü içeride başıma gelecekleri biliyordum, konu dönüp dolaşıp ona gelecekti. Ama kader zamanı ileriye sarmış ve benim içeri girmeden canımı acıtacağına yemin etmişti sanki. Pastahanenin önündeki iskelede denizi seyrederken yanıma Ceyda geldi. Ceyda çocukluk arkadaşımdı, ayrıca onun kuzeniydi. “Merhaba Okyanus” dedi. Birbirimize baktık ve bana acıyan bakışlar ile “Bu sene de gelmedi” dedi. Garip olan şuydu, ben onun bana yaşattığı acıyı unutmuşum ve hala onun gelmesini bekliyordum. Umut işte. O mu kim. Anlatayım.

 

10 sene önce 18 Ağustos Pazar.

 

O Ceyda’nın kuzeni Filiz. İsmi gibi hayat verdi bana, kalbimde aşk ve sevgiyi filizlendirdi. Asaletli ve güçlü duruşu, ay ışığı gözleri, tel tel saçları ve gamzeli gülüşü ile pastahaneden arkadaşları ile dondurma alıyordu, ilk o zaman gördüm onu. Gözlerim kilitli kaldı sanki, ayaklarımı yere sabitlediler de adım atamaz oldum, kalbim kaburgalarımdan çıkacakmış gibiydi. İlk defa yaşıyordum bu hissi ve çok garipti. Yüzü sanki bir ara bana döndü veya ben halüsinasyon gördüm ama yüzümün kıpkırmızı olduğuna yemin edebilirim. Ve sonra yanımda çağlayan bir su gibi akıp gitti, ben ise buz kesilmiştim. Kendime geldiğimde çoktan ortadan kaybolmuştu. Ve o günden tam 2 sene sonraya kadar hiç görmedim onu. Ta ki Ceyda’nın abisinin düğünü olana kadar. İşin kötü tarafı, ben cesaretimi toplayıp onunla konuşmaya gidene kadar, o çoktan düğün salonunu terk etmişti. Ben yine konuşamamış, yine donup kalmıştım ama kafama koymuştum kim olduğunu bulacaktım. Sordum soruşturdum, en son Ceyda’nın kuzeni dediler. Ceyda’ya sordum, “O Eskişehir’de yaşıyor ancak yurt dışına gidecek” dedi. Ben de Ceyda’ya içimde olup biten tüm duyguları anlattım. Ama nafile sonuçta Filiz Türkiye’de olmayacağı için hiçbir anlam ifade etmiyordu duygularımın oluşu. Unut Umut dedim kendime. Ama olmadı, unutamadım ve hep bir gün onu görebilme umudu taşıdım. O sene hukuk fakültesini kazanmış ve İstanbul’a gelmiştim. Okula başlamış hatta üzerinden tam 4 sene geçmişti ve ben 4. sınıfın başlarında iken öğrencilerin partisine gitmiştim, yeni insanlarla tanışma falan. Çok garip bir an oldu ve ben doğru görüp görmediğimi, sarhoş olup olmadığımı anlamak için kendimi tokatladım. Arkadaşım Tolga elimi tuttu ve “ne yapıyorsun?” dedi. “Sana anlattığım kızı gördüm” dedim. İnanmadı, “çok içmişsin” dedi. Halbuki sarhoş değildim ve bu fırsatı değerlendirmeliydim. Hala aynı gamzeli gülüşler, hala aynı ay ışığı gözler. Artık ne olursa olsundu. İşimi kaderin tekrar bizi karşılaştırmasına bırakamazdım. Cesaretimi topladım ve yanına gittim, kalbimi tuttum, son kez derin bir nefes aldım ve omzuna dokundum. Kafasını çevirdi ve ben o gözleri gördükten sonra yine donmuştum. O tedirgin bakışlar ile ne olduğunu, kim olduğumu ve ne istediğimi anlamaya çalışıyordu. Ben ise direk gibiydim öyle dimdik hareketsiz bekleyen bir direk. Kalbim maratonlarda koşan yarışmacılar gibi son sürat koşuyordu. Terleyen ellerimi Allah’tan kimse görmüyordu. Onun çevresindeki herkes bana bakıyordu. Allah’tan son anda yine Tolga yetişti sessiz imdat çığlıklarıma ve okkalı bir tokat atarak kendime getirdi beni. Ben o tokattan sonra masanın üstünde duran bardağın içindeki içeceği bir dikişle içtim, boğazımdan göğüs kafesime yanan bir içecekti ama çok iyi gelmişti. Merhaba Filiz ben Umut… Filiz’in yanındaki arkadaşlarının beni tanıyor oluşu, Tolganın ise benim hikayemi doğruluyor oluşu Filiz’i etkilemişti. Olup biteni baştan itibaren her şeyi anlatmıştım Filiz’e ama tabi ki inanamamıştı, ben bile inanamadım ki o nasıl inansın. O günden sonra biz Filiz ile görüşmeye başladım ve 1 sene sürdü ilişkimiz. Ailesi ile tanıştım, ailesi beni araştırmış ve beğenmişler. Çok güzel ilişkimiz vardı. Sanat galerilerine gidiyoruz, hiç sıkılmadan sohbet ediyoruz, tiyatrolar, kütüphaneler, alışverişler, geziler, birlikte dersler her şey harika. Evlilik için gün bile belirledik. Ben okulu bitirmiştim. Sadece stajım kalmıştı, sonra ruhsat alıp avukat olacaktım. Dimitri amca staj için beni Cunda’ya çağırmıştı, hem işi çok daha iyi öğrenmem hem de daha iyi kazanmam için. Dimitri amcaya çok büyük vefa borcum vardı ayrıca artık o da yavaş yavaş yaşlanıyordu da zaten. Onunla çalışmamı isteyince bende Filiz ile konuşup, kabul ettim. İlk başlarda Filiz biraz ayak diretti ancak sonra anlayış gösterdi. Hem sadece 1 sene ayrı kalacaktık. Zaten bu 1 sene içerisinde ben yine yoğun olmadığım zamanlarda, yanına gelir giderim, dedim. Beni yolcularken, 1 sene sonra geldiğimde Eskişehir’e gidip düğün işlemlerine başlayacağımızı konuştuk ve sonra sımsıkı sarılarak ağlamaya başladık. Ancak bilemezdim ona son sarılışım, onu son kez görüşüm olacağını. Stajımın ilk 4 ayı çok yoğun geçti ve Filiz ile fazla haberleşemiyorduk. Diğer aylar tamamen koptuk, sonra Tolga ile de haberleşemez olduk. Üstelik üniversitede ortak arkadaşlarımız olan kimseye ulaşamaz oldum. İçim içimi yiyor, çaresiz kalıyordum. Selim abi Ayvalık’ta ofis açtığı için Dimitri amcayı tek bırakmak istemiyordum. Ancak artık dayanamayıp Dimitri amcadan izin istedim, o da aşkın ne demek olduğunu bildiğinden çaresizliğimi gördü ve izin verdi. Ne olup bittiğini öğrenmem gerekiyordu. Ofisten koşar adım çıktım tam caddeye indim Ceyda’yı gördüm. Tabi ya Ceyda neden hiç aklıma gelmemişti. Ama… Ama… Ama… Keşke Ceyda’yı görmeseydim. Ceyda’nın söylediklerini duyunca başımdan aşağı kaynar sular döküldü resmen, içim önce soğudu ve sonra birden ısındı sanki. Garip bir titreme geldi korku ve ne yapacağını bilememezlik ile karışık bir titremeydi bu. Duyduklarıma inanamamıştım. İnsandan doğan insan olurmuş evet ama insan olarak yaşamını sürdüremediğini anladım o an. Filiz benden sonra başka birisi ile ilişkiye başlamış ve bu kişi benim tüm sırrımı bilen, kardeşim dediğim, birbirimizi koruyup kolladığımız, birlikte ofis açacağız diye anlaştığımız Tolgaydı. Filiz’in benimle iken başkası ile birlikte olduğunu duyduğumu hazmedememişken, o başkasının ise Tolga olduğunu öğrenmem tam bir yıkım oldu…

 

Ben kendime geldiğimde hastanedeydim. O an hatırlamıyorum ama bayılmışım, Ceyda korktuğundan yardım istemiş. Cadde esnafı beni tanıdığından Dimitri Amca’ya haber verip hemen hastaneye kaldırmışlar. Kendime gelmiş olduğumu, kötü kötü düşünceler kurarken anladım. Aklımda ikisi için kötü planlarım vardı. Artık düşünürken yüzüm nasıl bir şekil aldıysa Dimitri amca benim düşüncelerimi anlamış olacak ki, şu cümleyi kurdu, “Umut oğlum, deden hep derdi ki “sevgi; saygı ile başlar” anlıyorum ki sana saygısızlık yapıldı. Saygısızlık yapan taraf sevmemiş demektir. Ancak sen çok sevdiysen umutla bekle, o da sevdi ise hatasını anlayacaktır ve gelecektir.”

 

Bugün 18 Ağustos Pazar.

 

Merhaba benim adım Umut. O günden sonra tam 3 sene daha geçti ve ben hala 10 sene önce Filiz’i gördüğüm o pastahanenin önündeki iskelede bekliyorum…

 

2 Yorum
Paylaş
Etiketler:
2 Yorum
  • Saygısızlık yapan taraf sevmemiş demektir. Ancak sen çok sevdiysen umutla bekle, o da sevdi ise hatasını anlayacaktır ve gelecektir.”

    Bu sözden sonra daha ne söylenebilir ki.
    Ellerine sağlık. Yazıların devamını bekleriz 🙂

    Tarih & Saat: 13/12/2020 19:21

Yorum Yaz